Önce açılımını bir tekrar edelim şu başlığın;
Sürekli İyileştirme & ERP; Enterprise Resource Planning - Kurumsal Kaynak Planlaması
Sürekli iyileştirme deyince sizin aklınıza ne geldi, geliyor bilemeyeceğim ama benim aklıma ilk gelen, insan türlerinin evrimleşme sürecinde günümüze kadar var oluşumlarında geçenler yani canlıların gelişim sürecinde yaşanan değişim ve dönüşümler.
İnsan gelişiminin öyle birkaç senede gerçekleşebilecek bir süreç olmadığını bu görselden hissedebiliriz de biz kendi gelişimimizi ya da kurumumuzun gelişimini değerlendirmek istersek kısıtlı bir görüş açısıyla olaylara salt son yılların değişimlerine bakmaya başladığımızda “Durun! Salt böyle bakmamalıyız.” diye söylememde bir sakınca görmüyorum.
Hikâye; yani sürekli gelişim, tanımlayabildiğimiz dünyanın var olmaya başladığı zamanda başlamış bir olgu olduğunu hepimiz hem fikirizdir sanırım.
Hani bildiğimiz toz bulutunun döne döne ermişliğe varması ile önce katılaşan yer yüzünün oluşumu sonra da bildik canlıların yaratılmasının zamansal gelişimi…
Her anı belirlenmiş süreç içinde, bir veya birkaç proses tanımından farksız gerçekleşen bu değişimde “Kurumsal Kültürel Planlama yok muydu?” diye sorduğumuz da ben “Kesinlikle vardı!” diyenlerdenim.
66 milyon yıl önce Dizanorların yok olması dahi, bir gelişiminin dönüşüme uğraması sonucu oluştuğunu ve o dev sürüngenlerin ortadan kalkması ile yer altında yaşayan memeli türlerinin yer yüzünde rahat bir ekolojik ortamda varlıklarını oluşturma ve kendi gelişim ortamlarının oluşmasına olanak sağladığını bilmekteyiz.
Ehhh! O zaman konunun ne alakası var bizim ERP ile Kurumsal Kaynak Planlaması ile diyenleri duyar gibiyim.
Durun lütfen daha yeni başladık!
İşte tam burada “Zaman Kavramı” ortaya çıkıyor…
Yaratanın ne kadar uzun bir zamanı var bilmiyoruz şu yaşadığımız dünyayı, olması gerektiği şekliyle, sürekli iyileştirme sonucu olduracağı durum için…
Ama her gelişmenin temeli bir süreç akışında, bir dizi proses eşliğinde, her prosesin gerçekleşmesinde de uzman varlıkların tanımlı bir iş akışında, uygun ortam ve zamanı sağlayarak oluşturduğu bir gerçeklik, geçmişimize baktığımızda gözlerimizin önünde duruyor.
Geçmişe bakıp geleceği ön görmek Mr Deming’in PDCA’sından (PUKO) alıştığımız bir kavram değil mi?
Görüş açımımızı, dünyanın toz bulutundan başlatmak yerine biraz daha yakın çağlara, 2 milyon yıl önce ortaya çıktığı kanıtlanmış Homo Erectus’lardan bakmaya ve onların günümüzde var olmalarını engelleyen bazı oluşumları kavrayarak başlayabiliriz.
İster tozlu kütüphane raflarına ister avucumuzdaki telefona indirgenmiş AI bilgilerindeki yazılı kaynaklara baktığımızda bize diyecektir ki;
“İklim değişiklikleri ve coğrafi koşulların farklılaşması esnasında genetik yapılarında var olan tembellik (bu bir hipotez) davranışsal özellikleri (günümüzün terimi ile ete-süte dokunmadan rahat yaşamak da denebilir) değişime ayak uyduramayıp alet kullanma becerilerini geliştiremeyip, kendileri ile aynı çağlarda var olmaya başlayan Homo Neandertal ve Homo Sapienslere karşı kendilerini savunamamaları, Homo Erectus’ların yer yüzünde 2 Milyon yıla yakın var var olmalarına karşın yok olup tarih sahnesinden silinmeleri olarak görülmektedir.
Bu bize neyi gösteriyor?
Hııı, öyle arkaya gerinip de “Ben uzun zamandır ayaktayım! Her şeyi ben bilirim! Bana bir şey olmaz” demeyeceksin.
Tarihe ara ara 5 Neden Analizi eşliğinde derinliklerine inerek sürekli göz atacaksın!
Antropolojik çalışmalara baktığımızda yer yüzünde yaşamış en küçük insan beyinli Homo Erectus’ların yaşam ortamlarında küçük gruplar halinde yaşadıkları yani büyük kitlesel birliktelikleri olmadığını gözlenmiş.
Oysa Neandertal’lar ve hemen ardından gelen (hatta aynı çağlarda birlikte yaşamış) Sapienslerin yaşam kültürlerinde birliktelik kavramını oluşturan beyin yapıları sayesinde topluluklar halinde kavimleri oluşturup daha etkin ve güvenli yaşamış olduğu daha net ortada.
Şimdi birden Eractusları küçümsemeyelim…
Onlar dünyanın en büyük innovasyonunu yapan ırk olduğunu lütfen göz ardı etmeyelim.
Erectus’lar Ateşi bularak günümüzün temel yaşam devamlılığı konusunu ortaya çıkartıp (maalesef savaşlar dahil) yaşamdaki gerekli besin zincirinde pişirilmiş yemeklerin tüketimi ile enzimlerimizin (kısacası vücudumuzun) daha verimli çalışmasını olanak yaratmışlardır.
Bu büyük keşif, insanların beyin yapılarında gelişime ön ayak olan bir sonucu ortaya çıkartmıştır.
Homo Erectus’ların 2 milyon kadar uzun bir süre var olmalarının ana sebebi de o dönemde “Sürekli İyileştirme & Gelişme” hızı, çok ama çok yavaş olduğu tespit edilmiş.
Zira hem kendilerine karşı rakip bir güç yoktu hem de kendilerini geliştirme gereklilikleri yoktu…
Az önce de bahsettiğimiz gibi Erectus’ların yaşam döngüsü için gerekli besin enerjisi, beyinsel aktiviteden çok sindirim sisteminin yani “salt kas gücünün devamına” yarayan bir işlevi gerçekleştiriyordu.
Kaynaklara göre değişmekle birlikte, yaklaşık 200 bin yılı önce yok olmalarına ana sebep kendileri yok olmadan 200 bin yıl önce yani o zamanın sürekli gelişimine daha aktif rol oynayan Homo Neandertal’lerin MÖ 400 bin yıl önce yer yüzünde sahneye çıkmaları ile başlıyor.
Hantal yapıları sayesinde beyinsel çevikliklerini sağlayamayan Eractus’lar, Neanterdal’lerin ortaya çıkması ile yavaş yavaş (o bile 200 bin yol sürmüş) dünya sahnesinde kayboluyorlar.
Nedenlerine baktığımızda; Homo Erectus’ların gelişmiş kas güçlerine karşın Homo Neanderdallerin beyin güçlerini içselleştirememiş ve kendilerini devşirememiş bir insan varlığı olarak yok olduklarını görüyoruz.
Ve aynı çağlarda önce Afrika sonra Asya’da ortaya çıkan Homo Sapiens’lerin, zaman içinde Cebeli Tarık boğazından, Anadolu ve Kuzey Kafkasya’dan günümüzün Avrupa’sına geçip yaşamlarını orada süren Homo Neanderdal’leri ile eşleşmesi ile bir üstün ırk oluşumunu sergilenmeye başladığını görüyoruz.
Sapienslerdeki bu gelişim, Neandertal’leri asimile etmesi ile Dünya sahnesinde son 100 yıldır etkin olan biz insan ırkı Homa Sapiensler’in sahnede yer almaya başlıyor.
Asimile demişken bilginin transfer edilmesi veya edilmemesi konusunu da dile getirmeden edemeyeceğim.
Bilindiği üzere, genlerimiz (DNA) bizlerin birer veri transfer aracıdır.
Bugün birçok “gerçek dünya bilgisi”, genlerimize enjekte edilip daha sonradan tekrardan kullanılabildiği kanıtlanmıştır. (1)
Neandertaller, orta büyüklükte kavimler şeklinde yaşarlarken birbirleri ile çiftleşebilmelerinde hep aynı gen transferi yapmalarına karşılık farklı olaylara farklı yaklaşımlar sergileyebilecek bir gen yapıları hiçbir zaman oluşturamamışlar.
O çağlarda Neandertaller ile Sapiensler birbirleri ile karşılaşmış ve “al gülüm damadı, ver gülüm kızı” hikayelerinde Neandertallerin hiçbir şekilde Sapienslerden döllenemediklerinden kendi gen yapıları tek tipte kalmış.
Neandertaller kendi içlerinden bile, tek tipli gen yapılarını transfer ederlerken, Neandertaller ile çiftleşebilen ve farklı gen tiplerini kendi içlerinde uyumlandırabilen Sapiensler, yeryüzünde var olan yeni mikrop ve bakterilere karşın yaşamsal devamlıklarını sağlayabilmişler.
Homo Sapiensler bu “al gülüm-ver gülüm” ilişkilerinden dolayı Neandertallerinden gen alabilmiş ve onların beyin aktivitelerindeki gelişmelerini kendilerinde pozitif bir dönüşüme destek olduğundan günümüze kadar beyinsel fonksiyonlarının oluşturdukları ile gelebilmişler.
Ayrıca Sapienslerin, Erectus’lardan edindikleri gen transferleri ile de kas güçlerindeki gelişmede eklenince, Neandertallerinden gelen gelişmiş beyin güçlerini diğerlerinin yok olmasına, Sapienslerin yeni nesiller boyunca varlıklarını devam etmelerine neden olmuş.
Bugün Gen haritalarına bakıldığında Asya ve Afrika’da Homo Sapienslerde %2’ye kadar var olan Neandertal genlerine karşın (Avrupa’da bu oran %20’lere kadar çıkmakta) hiçbir Homo Neandertal iskeletlerinde Homo Sapiens geni tespit edilememiş.
Biz ne konuşacaktık? Ne konuşmaya başladık? Ne konuştuk?
İsteğimiz mesajı verebildik mi?
Sürekli iyileştirme öyle birkaç günde olup bitecek bir şey değil. Başlığımızı tanımıyla, “ERP programını aldım. Kuruma, şirkete kurdurdum! Başına da IT’den bir arkadaşı koyup, sistemi yerleştirdim! Hadi, gelişeyim diyecek bir gerçek değil…”
Şimdi gelelim biraz da ERP’nin bu gelişimdeki yerine;
ERP; Enterprise Resource Planning; Kurumsal Kaynak Planlaması,
Şimdiki endüstriyel savaş ortamlarındaki değişime ihtiyaç duyduğumuz zamanımız; Yüce Yaratıcının dünyayı oluşturduğu zaman gibi (mutlaka onun bildiği bizim daha anlayamadığımız bir gerçek vardır bu değişimi zamanın uzunluğuna) milyon yıllardan oluşmuyor.
Şimdilerde ise zamanımız ne uzun ne de onun tasarladığı bir planlama eşliğinde gerçekleşiyor.
Zamanımız kendi ömrümüzün, kendi iş gücü dönemimiz olan 20-30 yıl içinde değişime ayak uydurma süreci içinde, ki bu sürecin güncel dönüşüm zamanına bakarsak o da 5 yıl, bilemedin 10 yıl ha var ha yok…
Nereden nereye geldik!
Sürekli iyileştirme ve dönüşümü Homo Erectus’lardan, milyon yıllardan başlayarak baktık, sonra Homo Neandertal’ler ile 100 binli yıllara ardında da Sapienslerle 10 binli yıllara (şu anda MÖ 40.000 olarak tespit edildi) bakarak İnsan gelişimini antropolojik disiplin yapısında tanımlayabildik.
Ama hepi-topu 200 sene önce; MS. 1800 yıllarda başlayan endüstriyelleşme çağı, son 20 yılda öyle bir değişime uğradı ki her Kurum, Erectus’lar gibi yok olmadan önce beyinsel gelişimi ön plana almazsa, hatta bununla yetmeyip bir çok gen transferine, (aynı Neandertal’lerden Sapiens’lere geçen bilgi transferlerini gibi) olanak sağlayacak “dünyada var olan yalın bilgiyi” etkin bir şekilde kurumlarında içselleştirip kendisini başka bir insan ırkı (başka medeniyetler, milletler) çevrelemeden, başka kurumlar tarafından yutulmadan önce dönüşümü & değişimi gerçekleştirecek yaklaşımlara öncelik vermezse her şey için çok geç olacaktır.
Günümüzün “Kurumsal Kaynak Planlaması, ERP (ki destekçisi MES)” İş süreçlerimizde 24 saat içinde gerçekleşen işlerin hangi enerji harcaması ile gerçekleştiğini fark edip bunu daha az bir enerji tüketimi ile gerçekleştirmeyi gösterebilecek yaklaşımları devreye alması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.
Maalesef kaynaklar sonsuz değil!
Tüm bu oluşumların gerçekleştirmenin endüstriyel tanımı da yalın üretim teknikleri eşliğinde sadeleşmiş süreç yapılarında (karmaşıklıkta boğulmadan) ERP/MES sistemlerini devreye almaktır.
Yaşadığımız coğrafyada, yaşadığımız yaşam koşulları içinde tükettiğimiz, harcadığımız kaynaklar sınırlı…
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda ülkemin nüfusu savaş sonrasının da etkisi ile 13 milyon, Dünya nüfusu 2 milyar civarında idi.
Doğduğum 65’li yıllarda 65 milyon ülke nüfusuna karşın 6,5 Milyar olmuş bir Dünya vardı.
Bugünü hepimiz biliyoruz da;
2100’de ön görülen ülke nüfusumuz 100 milyonu aşacak dünya nüfusu da 10 milyarı belki geçecek…

Kısacasını bu grafik de gösteriyor ki;
Homo Erectus’lar gibi, Homo Neandertal’ler gibi erkenden yok olmamak adına
- Gelişmişlikleri fark edip kurumlarımıza entegre etmeliyiz.
- Gerekli değişimi gerçekleştirecek bilgi yüklü bireyleri besleyerek, değişimde yok olmamanın yollarını bulmalıyız.
Bu da bir Sürdürebilirlik ilkelerini temele oturtan bir ERP; “Enterprise Resource Planning” Kurumsal Kaynak Planlaması + MES “Manufacturing Execution System” Üretim Yürütme Sistemi) projesi ile gerçekleşebilecektir.
Bırakın bunu da bir uzmanı yapsın…
ERP/MES yönetimi salt bir IT projesi değildir.
Bırakın bunu da Sürekli İyileştirme konularında çalışmış, projeler yönetmiş yetkin kişiler yapsın…
?>


